A breathtaking view of the iconic Tiger's Nest Monastery perched on a cliff in Bhutan's lush landscape.

Kaplan’ın İni’ne Çıkarken Kendimle Kavuştum

  Nepal & Bhutan Yolculuğu • Bölüm 1/4  

Tapınağın içine girmiş, son adımlarımı atmıştım. Geniş balkonun ucuna gelmiş, aşağıdaki sonsuz gibi görünen boşluğa bakıyordum. Yürümeye ilk başladığım nokta artık görünmüyordu buradan. Saatlerce yukarı doğru adım atmış, artık ilerleyemeyeceğim noktaya kadar gelmiştim. Durduğum yerden on adım ötesi için sanki kanatlara ihtiyacım vardı. Bedenimle olmasa bile, ruhumun kanatlarıyla daha da uzaklara gidebilecektim kimbilir…

Şimdi soluklanma ve tapınağın içine giriş zamanıydı. Adımlarımı içeri yönlendirdim. Ayakkabılarımı çıkardım, kalabalığın arasından geçip dev heykellerle dolu odanın bir köşesine oturdum. Gözlerimi kapattım ve kendimi ruhumun sonsuz boşluğuna bıraktım…

Ama oraya nasıl geldiğimi anlatmadan, o odada neler olduğunu anlatamam.

Bir Sesin Peşinden

Keyifli bir İzmir günüydü. Balkonumdan şehri izliyor, bir yandan evin içinde dolanıyordum. Derken içimden bir ses “Hadi Günnur’u ara, bakalım ne yapıyor?” dedi. Günnur’u üniversite yıllarından beri tanırdım; yollarımız 2005’te yeniden kesişmiş, o günden beri birbirimize hep destek olmuştuk. Aradım, biraz sohbet ettik. Tam kapatacaktık ki sordu: “Hasancım, biz bir grupla Nepal ve Bhutan’a gidiyoruz, tercüme yapabilecek biri lazım. Aklıma sen geldin. Gelmek ister misin?”

O soruyla birlikte yolculuğun ilk adımı çoktan atılmıştı bile. Görünürdeki sebep bir tercümanlık ricasıydı. Ama esasında evrenin beni oralara neden yolladığını, daha uçağa binmeden merak etmeye başlamıştım.

Ejderhanın Ülkesine İniş

Bhutan’a birkaç sene önce şöyle bir gözüm ilişmiş, senede belli sayıda turist aldıklarını görünce aklımdan çıkarmıştım. Girmesi kolay bir ülke değildi — az sayıda insan alıyorlardı, her turistin ülkeye belirli bir miktar bırakmasını zorunlu tutuyorlardı. Kaderin cilvesiydi işte; şimdi oradaydım.

Havaalanına iner inmez karşılaştım o güzellikle. Yumuşacık bir hava karşıladı beni. Ufuktaki karla kaplı dağlara baktım, içim yumuşadı. “Ne güzelmiş burasının enerjisi” dedim kendi kendime.

Paro Vadisi

Bhutan’ın kalbi Wang Chhu Nehri’nin kenarındaydım. Nehir o kadar hızlı akıyordu ki, kazayla içine düşse insan nasıl kurtulur diye düşünmeden edemedim. Bhutan’ın ikinci büyük şehri Paro, bu nehrin iki yanında uzanıyordu — şehir demek de tam doğru değildi aslında; kasaba büyüklüğünde, doğayla öyle bütünleşmişti ki gözünüze batmıyordu bile.

Tam da bu vadinin içinde, dağın yamacına asılı gibi duran bir tapınak vardı: Paro Taktsang. Bilinen adıyla Tiger’s Nest — Kaplan’ın İni. Guru Padmasambhava’nın kurduğu, ikinci Buddha olarak bilinen bir üstadın meditasyon yaptığı mağaranın üzerine inşa edilmiş bu tapınağa, ertesi gün tırmanacaktım.

Yürüyüş Başlıyor

Sopamla Yukarı

Elimde sopamla yukarıya, Paro Taktsang’a doğru yürüyüşe geçtim. 2300 metreden başlamıştı yolculuğum, 3120 metreye doğru adım adım çıkacaktım. O anda bilmediğim şey, bu çıkışın sonunda bambaşka bir benin aşağı ineceğiydi.

Rehberimiz Taschi, çıkmadan önce ciddiyetle uyarmıştı hepimizi: “Kimse kimseyi beklemeyecek yukarı çıkarken, yoksa asla varamayız. Herkes kendi başına yapacak bu yolculuğu… Hepiniz bu yolculuğu tamamlamayabilirsiniz, en azından kafeye kadar gelebilmeniz bile önemli… Katıra binebilirsiniz ama ayda bir iki kez turist düşme vakası oluyor, önermem pek…” Aslında biraz fazla dikkatli geldi ilk anda, ama her hafta bu tepeye çıkan biriydi. Bildiği bir şeyler vardı demek ki.

Bizim çıktığımız gün Budistlerin kutsal günüydü — Buddha’nın aydınlanış derslerini vermeye başladığı ilk gün. Bhutan halkı en kutsal tapınaklarına dua etmeye çıkıyordu o gün. Biz elimizde asalarla ağır ağır çıkarken, yerel halk sırtlarında bebekleriyle, ellerinde tanrılarına sunacakları adaklarla, yaş fark etmeksizin hızlıca yürüyorlardı yanımızdan. Onlar yukarı giden daha kısa ama daha zorlu yolları biliyordu; biz turistlerin bilindik yolunu seçmiştik ve ciğerlerimizi oksijenle doldura doldura ilerliyorduk.

Beden Ne Kadar Güçlüymüş

Yükseldikçe manzara daha da güzelleşti. Paro’nun evleri kibrit kutusu gibi uzanıyordu aşağıda; her yer yemyeşildi, orman orman üstüne binmişti sanki. Daha tepedeki tapınağa çok yolumuz vardı ama aldırmıyorduk. Kafamızı sadece varmaya taksaydık belki on dakika erken varırdık ama o muhteşem doğayı yaşayamazdık. Hem yolculuk demek, hedefe bir an önce varmak da değildi.

Normalde şehir içinde dik bir yokuşu çıkmaya bile göze alamayabilen bünyem, üç saatlik bu tırmanışa bana mısın bile demedi. Yorgunluk hissetmiyordum. Türkiye’deyken “acaba bir doktora görünsem mi, oramda buramda bir sıkıntı mı var” diye düşünürken, bedenim sırtımda beş kiloluk çantayla üç saat tırmandıktan sonra tık bile etmemişti. Ona çok teşekkür ettim o gün.

“Doğamız Kutsalımızdır”

Durup etrafı izlediğimiz bir yerde bir tabela gördüm: “Doğamız kutsalımızdır, lütfen onu koruyalım.” Onca yol yürüdük, bir tane çöp bile görmedim — kola kutusu yok, kırılmış şişe yok, atılmış bir dondurma kabı yok. Bir tanesine denk gelmiyorsunuz, çünkü gelmiyorlar oraya. Doğa onlar için kutsal, hayatın kendisi kutsal; doğayı kirletmek, hayatı kirletmek demek aynı zamanda. Maddi olarak çok zengin değiller belki, ama temiz insanlardı bunlar. Çok sevdim Bhutanlıları, hem de çok.

Egonun Sesi Kesiliyor

Kafeden çıktıktan sonra ilerleyişimiz devam etti. Adım adım yaklaştıkça tapınağa, birbirinden güzel sahneler karşılıyordu bizi. Yolculuk ve bol oksijen, ilk saatin sonunda tüm egomuzu almış götürmüştü sanki. Egonun sesi artık ulaşamıyordu zihnime. İçinde bulunduğum doğayla, o muhteşem manzaralarla bütünleşmiştim; onun bir parçasıydım artık.

Tapınağın Eşiğinde

Sonra tapınak tüm heybetiyle göründü karşımda. Ona çıkan insanlar karınca sürüsü gibiydi; az sonra biz de katılacaktık o sürüye. Dağın içinde dev bir tapınak, ona doğru çıkan sayısız minicik insan. Kafanızı azıcık çevirdiğinizde uçsuz bucaksız tepeler ve dağlar…

Tapınağı buraya inşa edenler yerini iyi seçmiş diye düşündüm; efsaneye inanasım geldi. Buraya ancak metafizik bir gücün yardımıyla çıkılabilir gibi geliyordu insana, yolu ve tapınağı görünce.

O minicik insanların arasına katılıp biz de minicik olunca, tapınağın yanına geldik. Mimarisiyle zaten etkileyici olan tapınağın yanındaki onlarca metre yüksekliğindeki şelale, sahnenin muhteşemliğine çağlayarak katılıyordu. Tapınağın üzerine yapıldığı yerin altındaki uçurumu görünce insanın nefesi kesiliyordu; rehberimiz, oraya kazayla düşen birinin bedenini çıkarmanın üç hafta sürdüğünü söyledi bize. Gördüğünüzde de zaten inanıyorsunuz söylenene. Ama doğa Bhutan’a bu noktada öyle bir güzellik yapmış ki… İnsanlık tarihi boyunca yapılmış en güzel tapınaklardan biri karşımdaydı, gezegenin en güzel noktalarından birine inşa edilmişti.

Artık içine doğru ilerlemenin vakti gelmişti.

İçeri Giriş

Tapınağın girişi çok kalabalıktı. Üzerimizdeki çanta ve kameraları bırakıp girdik içeriye. Farklı farklı birçok küçük tapınak vardı ama içlerine girebilmek mümkün değildi, her yer o kadar doluydu ki. Şikayet edilecek bir durum da değildi bu — hiçbiri turist değildi, hepsi ibadete gelmiş yerel halktı ve onca kişinin enerjisiyle dolup taşıyordu tapınak.

Merdivenlerden çıkıp en sağdaki odaya girdik. Odanın girişi küçük ve dardı ama içeride en az beş metre yüksekliğinde üç devasa heykel duruyordu. Önlerinde sayısız sunu vardı: tütsüler, yiyecekler, içecekler, paralar. Bu sunuları rahipler daha sonra halka dağıtıyormuş, kutsal yiyecekler oluyorlarmış. Aslında mantıklı bir tarafı vardı bunun — onca insanın ibadet enerjisi siniyordu üzerlerine, frekansları değişiyordu belki de cisimlerin. Zihin hemen “boş inançlar” demeyi sever böyle durumlarda, ama gerçekten neyi ne kadar biliyoruz ki?

Odada rahipler vardı, secdeye yatan insanlar vardı, devasa heykeller vardı. Enerji o kadar güzeldi ki… Yol arkadaşımı işaret ettim, birlikte boş bir köşeye geçtik. Meditasyona başladık. İşte o anda her şey bambaşka bir hal aldı.

Bedenin İçinde Değil, Sonsuzluğun İçinde

Önce bedenimdeydim. Hücrelerimin titreştiğini hissediyordum. Çevremde yoğun bir hareket vardı ama bu beni hiç etkilemiyordu. Dinginleştim, dinginleştim, daha da dinginleştim. Dışarısı gürültülü ve kalabalık olsa da içimde sadece sessiz bir uzay vardı.

Kendimi gördüm önce. Sonra çocuklarımı, yakınlarımı, tanıdıklarımı… Hepsiyle bütünleştiğimi hissettim. Sonra çember büyüdü. Yaşadığım şehir, ülkem ve derken tüm insanlık… Hepsiyle bütünleştim ama daha hiçbir şeydi bu. Sonra ayı gördüm, güneşi, diğer gezegenleri… Samanyolu’ndaki yıldızları, gezegenleri, orada yaşayan tüm canlıları… Hepsiyle BİR olmayı yaşadım. Ama bitmedi. Diğer galaksilere geçtim sonra… Sonsuz sayıda galaksiyle BİRleştim, en sonunda evrenimizle… Tüm evrenle BİRdim artık. Ama bitmedi. Diğer evrenleri hissettim. Hepsiyle BİRleştim ve Kozmik Okyanus’un kendisi oldum ben… Var olan her şeyle BİR ve BÜTÜN’düm artık…

Gözlerimi açtım. Tıpkı gördüğüm nice Buddha heykelinde olduğu gibi, yarı kısık bir ifadeyle açıldı gözlerim. Bilinçli değildi bu açılış. İçinde bulunduğum tapınak odasını görmüyordum bile, önümdeki sonsuzluğa bakıyordum…

Dünyaya Dönüş

Sonra yeniden dünyaya döndüm. Gözlerimi açtım. Odanın içine baktım. Önümde şekiller belirmeye başladı… Onlara gülümsedim. Yanımdaki yol arkadaşım hâlâ meditasyona devam ediyordu, ona da gülümsedim. Yavaşça ayağa kalktım ve benliğimi, sonsuz yolculuğumuzun içindeki bu fiziksel varoluşun akışına teslim ettim… Sonsuza dek.

Kaplan’ın İni’ne bir tapınağı ziyaret etmeye çıkmıştım. Aşağı inen, yukarı çıkandan biraz daha başkaydı.

Bu satırları yıllar sonra yeniden okurken bile o günün sessizliğini hâlâ hissediyorum. Ben bu yolu yürüdüm — yakında isteyenlerle birlikte yeniden yürümeye gidiyoruz. Journey of the Soul olarak Bhutan’ı kendi tur takvimimize aldık; Paro Taktsang’a çıkış da bu yolculuğun kalbinde.

Bu yolculuk için detayları almak için bize mail yollayabilirsiniz. Mail yollamak için tıklayın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir